‘İyiliği arıyorum!’

yazar 23 Aralık 2015

gamzeakdemir@cumhuriyet.com.tr

Mario Levi’den “Bu Oyunda Gitmek Vardı”

LEVIKAPAK (1)

Mario Levi’nin “Bu Oyunda Gitmek Vardı” adlı kitabı, günümüz İstanbulu’nda geçen, yaralı ve hayatlarına yeni bir yön vermeye çalışan, arayış içindeki insanların öyküleri çerçevesinde gelişiyor. Okura, hem sorular sordurmayı hem de kendi hikâyesinden bir şeyler çağrıştırmayı hedeflediği iki sonlu romanını, bir tiyatro oyunu gibi kurguluyor Levi. Bu oyunun merkezinde hayatın kendisi var ve o güllük gülistanlık da kapkaranlık da değil, arayış ve umutla dolu. Levi’yle kitabı üzerine söyleştik.

– Bu Oyunda Gitmek Vardı, yazarlığınızda yeni bir üslup.
– Evet, yeni bir arayışa girdim. Yola çıkarken aslında hikâye belliydi; bir kadının hikâyesini anlatacaktım ve bu kadın Neval’di. Başına gelecekleri, hikâyenin aşağı yukarı nasıl biteceğini biliyordum. Fakat bunu bir tiyatro oyunu şeklinde sunmak fikri yazım sürecinde kendiliğinden gelişti.

– Okur romanda bir oyuna teşvik ediliyor. Kimi zaman rakip oluyor kimi zaman yoldaş.
– Yapmak istediğim de oydu; okuru oyunun bir parçası kılmak. Aktif bir seyirci istiyorum. Okura hem sorular sordursun hem de kendi hikâyesinden bir şeyler çağrıştırsın istedim. Bu olanağı veren iyi bir edebi metin hedefledim. Bir ana kabuğun içinde çok hücreli, zarlı, hareketli, iç içe odaların açıldığı bir yapı kurdum.

– İki son var. Yazarın hınzırlığı.
– Kesinlikle öyle. İlki sürpriz bir sondu, öteki sonu baştan tasarlamıştım. İlk sonun en önemli özelliği yazarın kahramanının dilinden kendisini de eleştirmesi. Bir ara kitabın sonunda okur kendi sonunu yazsın diye bir on boş sayfa bırakıp başlığına üçüncü son demeyi düşündüm. Bir başka kitabımda yapacağım sanırım.

“SAFFET, ARAYIŞ İÇİNDE BİR İYİ”

– Romanın sesini en duyurduğu ve gereğinde tatlı sert manifestosunu verdiği asal duygu nedir?
– Arayış. Hayat arayışlarla dolu bir zincir, bir silsile. Mesela Saffet… Orta yaşlarında, evli, çocuklu bir adamken terk ediliyor. Hayatta ezberi bozulan pek çok insandan biri. Bir arayışın içinde ve kendisini bu arayışın içinde var etmeye çalışıyor. Romanın sonu da Saffet’in kaderi açısından belirsiz, tüm yaşadıklarından sonra ne yaptığını veya ne yapabileceğini ancak ipuçları halinde veriyorum. Bir de Saffet’in en önemli özelliklerinden biri iyi bir insan olması. Bunun görülmesini de istedim.

– Saffet’in iyiliğini biraz açar mısınız?
– Hiç kimseyi kırmamaya özen gösteren ve arayış içinde bir iyi. Bana idealist ya da saf diyebilirsiniz ama iyiliğin er ya da geç kazanacağına inananlardanım. Belki o iyilik yapan insan ölür, gider ama o iyiliği eninde sonunda bir fark yaratır. Saffet de böyle bir ahlaka sahip. İyiliğin, kendini iyi bir insan olarak korumanın her şeyin kötüye gittiği dünyada büyük bir erdem olduğuna inanıyorum. Hayatın bir döneminde herkes gibi ben de güçten etkilendim, akıllı, kültürlü olandan etkilendim, güzel, seksi olandan etkilendim ama artık bir insanda en çok iyiliği arıyorum.

“KADINLAR YARALI AMA DİRENÇLİ”

– Hayatına girdiği insanlar Saffet’te nasıl bir iz bırakıyor?
– Özellikle hayatına giren kadınlar, Hülya, Neval, Firdevs iz bırakıyor ve hepsi ona yol gösteriyor.

– Bu kadınlar farklı direnç ve duygu düzeylerini de temsil ediyor değil mi?
– Kesinlikle. Hepsi kendilerini yaralı ama acıları ve yalnızlıklarıyla var etmeye çalışan kadınlar. Yine de umutlarını kaybetmiyorlar. En baskın olanı Neval gibi görünse de benim gönlüm Firdevs’ten yana. Bir erkek olarak Firdevs’i tercih ederim.

– Neden?
– Firdevs büyük bir acı yaşamış ve acılarıyla baş etmeyi öğrenmiş bir kadın. Bu onu daha güçlü ve etkileyici kılıyor. Ama hayatı çok iyi tanımış, başarılı, küçük hesapları olmayan, rahatlamış bir kadın.

– Kahramanların aradıklarından çok daha fazlasını bulmalarının üzerinde duruyorsunuz.
– Doğru. Ama erinçle ama hüzünle bunu sağlamak istedim. Hepsi bir iç barış peşinde ve hayatlarına yeni bir yön vermeye çalışıyor.

– Aradıklarını buluyorlar.
– Evet, aslında Neval de buldu bir şekilde ve Saffet tabii Neval ve Firdevs sayesinde büyük bir değişim yaşadı, hayatı daha iyi gördü.

“HİKÂYELER VE DİLİN PEŞİNDEYİM”

– Koza yırtımını önemsiyorsunuz.
– Onu çok istiyorum. Bunu kendi hayatımda da hep yapmaya çalıştım. Hayatı hep olasılıklara açık olarak görüyor ve öyle yaşanmasını tercih ediyorum. Bir yerde durmak değil önemli olan. Belirli bir yere çakılıp kalmamalıyız. Hayat böyle daha anlamlı bence.

– Bu oyun, hasılı silleli hayat öyle sıfırdan da başlatamıyor kimseyi öte yandan.
– Bu yaralarla sıfırdan başlayamazlar. Aramaya ise devam edebilirler ve öyle de yapıyorlar. Hiçbir kahramanıma benzetilmek istemem ama onlarla tek bir benzerliğim varsa o da arayış ve arayışın hiç bitmeyişi. Ben de hep aradım, aramaya da devam edeceğim.

– Siz en çok neyi aradınız ve arıyorsunuz?
– Hikâyeler arıyorum ama hikâyeden çok aradığım ve peşinde olduğum, Türkçeye kendi ölçülerim içinde, sınırlarım dâhilinde nasıl katkıda bulunabilirim düşüncesiyle dil, dilin kendisi.

“TASAVVUFA YAKIN HİSSEDİYORUM”

– Bu oyunda neden gitmek vardı?
– Burada “gitmek”, mecazi anlamda “bir başka ülkeyi aramak” da demek. Kendimi hem Batılı hem Doğulu görüyorum. Dolayısıyla bende birçok görüşün etkileri var. Doğu mistisizmine, tasavvufa da yakın hissediyorum. O hakikat beni nereye götürecek bilmiyorum ama arıyorum -ki bunu da bir şekilde dile getirme arzusuyla romana ufak tefek referanslar koydum; odalar, aynalar, tayyi mekân gibi. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın açtığı yoldan gitmeye çalışan bir yazarım. Tanpınar’ın “Sadece Batı’ya bakmak da doğru değildir, sadece Doğu’ya bakmak da doğru değildir. Önemli olan terkiptir. İstanbul her ikisini de barındırır.” görüşü hayatımı değiştirmiştir. Hep o yolda ilerledim çünkü ben de böyle yaşadım. Çocukluğumdan bu yana aile hayatımda da Batı ve Doğu hep iç içeydi.

– Bu bağlamda İstanbul’u hangi karelerinizden esinlenerek aktarıyorsunuz kitabınızda?
– Şöyle: Saffet’i bizzat çocukluğumun geçtiği sokağa Sıracevizler’e konumladım. Benim de çocukluğum Saffet gibi çocukluğunu yaşadığı ve dönmek istediği yerde yani Şişli’de, Osmanbey’de, Pangaltı’da, Kurtuluş’ta geçti. Hiç bilmediğim bir İstanbul’u anlatmak gelmiyor içimden. Tüm yapıtlarım için geçerli bu.

– Romanda herkes bir yerlere gitmeye çalışıyor.
– Öyle. Kalan bir tek Saffet var. Kaldı ki Saffet’in hayatına yepyeni bir yön verme çabası da bir tür gitmek. İyi ki yaptı bunu Saffet. Birey olmak da bu demek.

– Ama bu temelli gitmek değil.
– Hayır, görmek, aramak, bir yerde kalmamak, bir yerde kalmakla yetinmemek, bir yer gördükten sonra bir başka yer daha bulmaya çalışmak ve değişmek demek.

– Değişiyorlar da kahramanların hepsi kerelerce jeton düşmesi sonucu aydınlanma yaşıyor bir kere.
– Evet, her bir oyun ayrı bir aydınlanmaya sahne oluyor. Sonlara yaklaştığımızda ise o aydınlanmanın yazardaki tezahürünü görüyoruz.

“HANGİMİZ OYUN OYNAMIYORUZ Kİ?”

– Bu Oyunda Gitmek Vardı, o yolda mücadele ve tökezlemelerin ve ille de zor olanın hikâyesiyle âdeta için için yanarak ilerliyor.
– Böyle söylenebilir, evet. Hayatın kendisini yansıtmak istedim çünkü. Hiçbir şey güllük gülistanlık değil ama bu hayattan zevk almamıza engel de değil. Ayrıca okuru sarsmak ve şunu sorgulatmak da istiyorum, “Hangimiz oyun oynamıyoruz ki?” Hepimiz toplumsal benliğimizde bir kimlik kuşanıyoruz. Bu bir yerde bizi veriyor kabul ama bir yerde de bizi vermiyor, bütünüyle bizi yansıtmıyor. Hayat böyle akıp gidiyor, ilişkiler de böyle yaşanıyor. Karı-koca, sevgili, anne-baba ilişkisi gibi en yakın ilişkilerin bile böyle yaşandığını, oralarda da birtakım oyunların döndüğünü düşünüyorum. Bu oyunları öyle kanıksıyoruz ki bazı yaşayabileceklerimizi teğet geçebiliyor, vazgeçebiliyor, yan çizebiliyor, yanlışlar yapabiliyoruz. Bu arada yanlışlarımız da bizi anlatır ve bundan da gocunmanın anlamı yok.

– Neval’in striptiz sahnesi mesela.
– Değil mi?

– O striptiz kulübünün sahibinin adı da Mario. Neden?
– Orada bir filmden etkilendim. Filmde, bir gece kulübü sahibi yarı mafya Mario adlı Japon bir adam vardı. Ben güldüm ve “Adam Japon ama adı Mario” dedim. Eşim de bana “Sen de Türksün ve adın Mario” dedi. Oradan çağrışımla buldum bu karakteri. Çok eğlendim onu yazarken.

“AH MİLAN KUNDERA AH!”

– Romanı manifestosuyla başlatan huysuz ve ismi benzer editör Milan Kundera’yı sormadan tabii ki geçmeyeceğim. Kim bu editör?
– Vallahi yok öyle biri. Okuru havaya sokmak için düşündüm onu. Bu arada Milan Kundera çok sevdiğim bir yazar ve en büyük hayalim bu kitabın Fransızcaya çevrilip Kundera tarafından da okunması. Ah Milan Kundera ah!

– Yapıtta her anlatım odasının kendine göre bir müziği var ve her virajın kendine göre bir hız uğultusu… Nasıl müzikleri bunlar?
– Memleket havaları da var, tango da var. Yer yer çok minör tonların ağır olduğu bir adagio gibi de diyebilirim özellikle iç sorgulamalarda. Ama hikâyenin bütününe baktığımızda bir delidoluluk var, müzik genelde hızlı. Bir çokseslilik kesinlikle söz konusu.

– Son olarak tezgâhta neler var?
– Yirmi beş yıl aradan sonra öykü türüne dönüş yapıyorum. Şu anda yazılıp bitmiş bir öykü kitabım var. 2016’da yayımlanacak. Yüz öyküden oluşuyor. Öte yandan yüzde altmışı bitmiş bir romanım var. Bir İstanbul freski diyebilirim, farklı katmanlardan, kesimlerden İstanbul kahramanlarının hikâyesi. Portreler kitabım üzerine çalışmaya devam ediyorum. Portreler, yakından tanıma olanağı bulduğum, bende izler bırakmış dört ustadan, Haldun Taner, Bilge Karasu, Atilla İlhan ve Tomris Uyar’dan oluşacak.

gamzeakdemir@cumhuriyet.com.tr

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir