Kasım mı 10?

yazar 20 Kasım 2015

Gardıropta kasım kasım kasılan tozlu, simli siyah hüzünler. Kırçıllı üzüntüler, âmentüler. Buruş buruş kostümler. Tümel, tikel çelişkiler. Sümme hâşâ belgeseller! Yağmurda bekleşen, eyleşen, eytişimsel bebeler. Kırış kırış çizgili kâğıtlardaki eprimiş kelimeler: “Seeen, ordaaa, biiiz, muasıııır…” Saygı duruşunda itişmeler, gülüşmeler. Buz kesen eller. El gibi olunan Cumhuriyet. Akıllarda Afyon sucuğu… Plastik üzüntüler. Kapkara, güneşi bertaraf eden tarafgir, kemiksiz gözlükler.

Gözler uykulu. Gözler derin kuyularda suçlu. Hayatın hata şenlikleri; nane şekerleri… Sağa dön! Dönülmez akşamın ufkundayız soldan çarklı memleketin. Yaz-boz, yap/ma-boz, adalet? Hayatımız pek bi’ ekimoz! Balyoz üstüne balyoz! Yoz, yoz, yoz… God is Great!

Ezcümle… Ezanlar akortsuz. Sabâ makamı karaborsa her sabah! Pek bi’ talebe müezzin, eğip büküyor her kelimeyi… Sebilci Hüseyin Efendi, büküyor boynunu. Ve durgun akmıyordu, ürkek, errrkek nehirler! Ah Neyyire Neyir! Debisini hesaplayamadığım bir şelaleydi düşlerim. Nehire bir aksiyon katma gayretindeydim. Nafile aşk namazları kılardım geceleyin… Geceye karışan bülbülleri öldürürdüm, Gregory ağabeyim gözü Peck bir avukatken “arkası yarınlar”da… Tijen Par, Pekcan Koşar, Toron Karacaoğlu mikrofon başında… Korkmaz Çakar ağabey iş başında! Her gece barda gönlüm çok alabora!

Ölü doğmuş aşk mektuplarının babasıydım. İsli bir türküydü yıllar, süsü süssüzlüğüydü… Geçti gitti neler neler! Saatim dokuzu beşi hiç geçmiyordu, o bambaşka! Gri in sandviç hep yarım yamalak. GMT ile “cemse” akraba mı dede, hadi, n’olur, kalk da söyle!

İşe hep geç kalmam lazım. Çalışmak neme lazım! Paul Lafargue lafını sakınmayan, şık bir ağabeyimdi. Kâinatın en elâ ve El Dorado yeri neresiydi? Elado elado, ey çeşm-i âhu! Gözlerin diyordum güzelim, göz göz olduğum, vuslatı doğurup durduğun gözlerin… Çok alçak sürünüyordum gözlerine, en Yeşilçam, en Eşref Kolçak!

Hayatı ciddiye almıyorum ulan! Kurşun kalemimle 45′lik plak çalıyorum antik acılardan edebî meddah Sunay Akın’la! Boru değil, kurşundur bu! Hemen siliyorum dudaklarımla! Ben hiçbir haltı bilemiyorum. Bilmek istemiyorum.

Biliyorum bileğimi, bunu çok iyi biliyorum. Beşir Fuad’ın çalışma odasından bildiriyorum. Üzgünüm. Kadınları sevmek istemedim. Yemin ederim ben hepinizin içindeydim. Teninizde tren olmak istedim. Hepiniz makas değiştirdiniz. Ben makasımı vesikalık fotoğraflarınızdan gizledim.

Contalarım paslı olabilir. Delirmedim. Delirdim belki. Kapayın ahlakın eteğini. Örtün belini etiğin. Türban takmazdı kedi dostu anna’nem, örterdi başını Çarşamba Pazarı’ndan satın aldığı başörtüsüyle. Bilmedi, bilmezdi başörtüsü polemiğini. O hep, sokağa çıkarken gri pardösüsüne siyah başörtüsünü eklerdi. Eti sizin, Bizans maşallah herkesin! Bugün kınama bayramı! Kınayın mel mel! Âli bir fikri keseleyin!

Doğalgaza zam, domates kaç TL? Çok mühim bir milli mesele! Milli değil, millî mesele! Kösele demedim, illiyet meselesi! Baba, ben politikacı olucam! Sobayı sen al! Kömür üç vakte kadar… Az dur hele, az kaldı seçilmeye, az kaldı seni temsil etmeye, bekle hele! Yapay kızlık zarı 89,90 TL! Türkân Şoray teyze, bu ne biçim bir filmece? Kömür torbaları ve sahte kızlık zarı taarruzu artarak sürmeli! Sürmeli, bu arzu dolu ömür yorgunluğu, Ali Sürmeli de usta oyunculuğunu tiyatro sahnelerinde sürdürebilmeli!

Yokuz abiler, ablalar; vallahi yokuz! Bir daha sorunuz kendinize. Zordur insanın sorması, arayıp da kendini bulamaması. Ben misk kokulu bir bokböceğiyim tertemiz! Semiz miyim semiz! Lezizim azizim, yerseniz…

Ne kadar hayat küfü kaldı geçmişinizden? Mutsuzluğunuzu örttüğünüz dikenli telleri nereden, kaç taksitle aldınız? Kuştüyü yastıklara kafa koyan azınlıktan mısınız? Tabii, haklısınız, bana ne! Hayallerimizi ne eritir? Kalp ve akıl… Vahiy ve nakil… Mesafe ve mesane… Pek çok “em es en”! His ve seni gidi en temel içgüdü…

Sar, sarart, karart… Art’çı zennelerden kaçarken pop-h’art ne ayak? Üz ve d’üzül! Arzu ve Okay! Titre ve fi(l)tre… Obua ve ney… Ney ve zen… Ah, mah zen! Hatırlayınız: Bir yalnızın sabahı kanar her vakit hayata mukaddes atta coşkusuyla…

Adnan Algın – (17 Kasım 2015)

 

Kaynak:edebiyathaber.net

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir