ABİDİN’İN GALATA MEVSİMİ
Abidin Dino, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB), İngiltere ve Fransa’da yaşadığı dört yıllık dönemden sonra 1938 haziranında İstanbul’a döndü. Eylül 1939’da savaş başladığında Balıkesir’dedir. « Ressamların Yurtiçi Gezisi » vesilesiyle D Grubu’nun temsilcisi olarak o bölgede resim yapıyor, sözcükler topluyor. « İmece » sözcüğünü burada Abidin buldu nitekim. Sonra İstanbul’a döner ve İstanbul’a yerleşir. Bir tür bekar odası-atölye kiralar : Serdar-ı Ekrem sokak 36 numaradaki Kamondo Han’ın çatı katında. Burası sadece resim atölyesi değildir. Abidinik deyişiyle « ŞİİR VE RESİM ÜRETME FABRİKASI »dır. 1940’ların hemen başı Abidin’in yaşamında ve resminde Galata mevsimidir. Yapıtlarında liman havası ağırlıklıdır. İşte bakın birkaç eseri : “Galata” : Kağıt üzerine lavi. İşte “Süleymaniye” deseni. İşte “Meyhane” : Kağıt üzerine çini mürekkebi. Abidin çini mürekkebiyle çizmeye bayılırdı. Bayılırdı bayılırdı. “Liman Resim Sergisi”ni Abidin arkadaşlarıyla bu atölyede hazırladı. “Garip” şiir akımının çıkışı da burada tartışıldı. Atölyenin duvarlarında Orhan Veli’nin, Melih Cevdet’in ve Oktay Rifat’ın sesleri hâlâ yankılanır bu nedenle.
Abidin bu çatı katını atölye ve bir anlamda bekar odası olarak kiraladı. Garsoniyer diyemiyorum. Çünkü hem Abidin alınır hem de doğru olmaz. Bekar odası dememin nedeni ise atölyenin kapısının, pardon kapı yok, ay afedersiniz kapı var da anahtar yok, evet kapısının herkese açık olmasından, hele akşam ve geçe rüzgarlarına amman amman. Evet bekar odası-atölye çat kapı sistemine bağlıdır. Kapı da oda da atölye de herkese açık. Saçık. O gece son vapuru veya son tramvayı kaçıran genç ve meteliksiz takımın başını sokabileceği, sığınabileceği ve mümkünse yatabileceği, uyuma garantisini vermek mümkün değil, bir mekan. Mekanın iç “dekorunun” ve havasının betimlemesini Melih Cevdet Anday yapıyor, gelin onu dinleyelim : « Biz, gece yarısı, beş parasız kaldığımızda, eve dönemeyeceğimiz için Kamondo Han’a kapağı atardık. Çokluk bulunmazdı Abidin evde, sanki dostları için tutmuştu orayı. Ev dediğin de, döşeli dayalı değildi hiç. Odalarından birinde bir minder vardı, o kadar. Üst yanı, balık ağları, testiler, bakırlar, resimlerle dolu idi. Orada tek başıma kaldığım bir gece, unutmuyorum, eve bir kalabalığın girdiğini uykumun arasında duydum, Oralı olmadım. Sabahleyin uyandığımda kimsecikler yoktu.”
Olsun yine de ressamlar nöbettedirler : Galata Kulesi’nin hemen dibinde. Yüksek Kaldırım’ın yanı başında. Destur ! Abidin bu mekana “resim ve şiir üretme fabrikası” adını layık görüyor. O yıllarda SSCB’den yeni döndüğünü hesaba katarsak bu o kadar şaşırtıcı değil. SSCB’de bu tür ortak ve karmançorman ama alabildiğine yaratıcı sanatsal mekanlara “fabrika” ismi veriliyordu. Meyerhold, Ayzenştayn, Mayakovski takımlarından beri. Eh Abiddin’in de “kedi kaleci” rollerinde Meyerhold ve Ayzenştayn’la aynı takımlarda oynadığını bilince bu artık hiç şaşırtıcı değil. (Laf aramızda Abidin gençken gerçekten kalecilik yaptı. İyi futbol oynardı, iyi de futbol yorumu yapardı.)
En iyisi burada sözü Abidin’e bırakmak : “Benim atölyem, Galata Kulesi hizasında, Kamondo ailesine ait biraz günü geçmiş bir binaydı. Atölyem gökyüzü ile yeryüzü arasındaydı ve bizim bir araya geldiğimiz, tartıştığımız, seviştiğimiz, resim yaptığımız, şiir okuduğumuz bir yerdi. Aslına bakarsanız tam anlamıyla delirdiğimiz, başlı başına bir delilik mekanı.”
« En önemlisi : Türk sanatı sürekli olarak gerdeğe giriyordu kentle, İstanbul’la halvet oluyordu...”
Bu imece yöntemiyle şiir, resim, öykü (Sait Faik nam adem bilhassa), makale üretim merkezine gelenler arasında kimler yok ki? Sıralıyorum :
Fikret Âdil : Kadim dost, Bohem Hayatı isimli iki ciltlik kitabın yazarı. Diğer kitaplarını saymazsak. Fikret Âdil çok iyi Fransızcasıyla İstanbul’a gelen bütün yabancı artistlerin, sanatcıların, yazar ve çizerlerin, gazeteci ve fotoğrafcıların başvurduğu ve iyi kabul gördükleri mekanın sahibi, dergisinin ismi zaten Artist. 1931’den itibaren Abidin’in öyküçükleri, desenleri ve yazılarıyla süslü. Fikret Âdil evet her zaman hazır ve nazır. Yusuf Ahıskalı da orada. Hani dergileri kim yönetecek ama icabında? Değil mi ki Ahıskalı! Kaç dergide Abidin’le birlikte oldu ? Bilinmez.
Ahmed Hamdi Tanpınar : Abidin’siz yapamaz. Narmanlı Han zaten hemen orada.
Arif Dino : “Dev Gibi Adam”. “Saray Gibi Adam”. Ağabey, şair ve ressam. Az konuşur. İyi dinler. Rakı içmez ama suyla çok iyi sarhoş olur. Reçetesini Mina Urgan’da bulmak mümkün.
Orhan Veli : Kimbilir bıraksalar herkesin portresini bir çırpıda çizecek. Yanlış meslek mi seçti? “Yazık oldu Süleyman Efendiye”. Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday : “Garip” kadrosu kuruldu kurulacak. Ha gayret!
Evet Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat, Orhan Veli : Saç ayağı. Üçü birarada “Garip”.
Daha kimler? Herkes. İstanbul nam kentteki namuslu bütün sanatçılar.
Aliye Berger : Elinde zaman zaman bir tabanca ile... Berger’in hakkını yedirmemek için sıkıverir, hiç belli olmaz. “Aşkına el konulmaz”ı böyle telafuz eder Aliye Berger. Delidir. Ne yapacağı hiç belli olmaz. O nedenle herkes hazırolda bekler. Abidin hariç. Ailede bir parça “delilik” vardır, üstünüze afiyet! Gelin isterseniz bir de Abidin’e kulak verelim : Zaten Abidin de yeniden söz istiyor :
“Aliye Berger geceleri süpürgelere binip, neden dünya güzeli cadıca resimler çiziyordu Narmanlı atölyesinde? Neden Sait Faik uyurgezer fırdolanıyordu Kuledibi’nde, Narmanlı’nın arka sokaklarında? Asaf Hâlet Çelebi Yüksek Kaldırım’ın tepesinden, yitik bir çocuk topu örneği neden yusyuvarlak yuvarlanıyordu tâ Karaköy börekçisine kadar?
Hepsi rastlantı mı? Peki olabilir, rastlantı olsun...
Bu sırada İstanbul’un modern mitolijisini araştıran, bulmaya çalışan, yazmak/çizmek isteyen birkaç kişiydik. Sait Faik öyküleriyle başta anılmalı. İnsanların toplandığı bir mekan olarak, değişik kültürlerin birleştiği bir nokta olarak liman buna çok uygun düşüyordu.”
Füreya büyük ihtimalle buraya ugramazdı, çünkü mekan onun için “yeterince asilzade” veya « avrupaî » değildi. İlle bir prens, bir büyükelçi, enazından bir konsül canım n’olacak yani, filan olmalı ki ugrasın. Mübarek! Elbette şimdi Füreya’ya taş atmak kolay. Ama o zamanlar evinin önünden geçmek bile cesaret isterdi. Çünkü o günlerde Füreya, « Kılıç » Ali’yle evlidir ve bildiğiniz gibi ismi geçen eli bıçaklı, eli ipli bir adamdır : Asan kesen. Aman aman.
Atölyenin renkleri arasına karışan ve orada “resim denen ince hastalığa” tutulan bir de İlhan Berk nam bir gençi es geçmeyelim. Abidin anlatıyor : “1939 senesi İlhan Berk İstanbul’a geldiğinde, güleç bir dikey olarak Kamondo Han’daki atölyemin demirbaşları arasına karıştı.”
İlhan Berk sadece resim yapmaz şiir de yazar, çok boyutlu bir sanatçıdır daha o günlerinde : « İlk şiirlerinde İlhan Berk, sanki Yüksek Kaldırım’da kartpostallar edinmiş de, onları kendine özgü bir yöntemle art arda dizmiş, sürtmece, yapıştırmaca şiirler üretmişti, iki görüntünün bileşimi, bir kavram yaratıyordu, ya da garipçil bir duygu ve böylece kıvılcımlar saçılıyor, ortalık utançsız İstanbul kokuyordu. Bunu yaparken ‘şiirsellikten’, ‘ahenkten’ koleradan kaçar gibi kaçacaktı İlhan Berk. »
İlhan Berk Balıkesir’den koşarak gelmiş. Biraz terli ama Abidin’le Yüksek Kaldırım’dan inerken “bir Yahudi dilberine” rastalayacaklar ve ikisinin de “dizlerinin bağı çözülecek”tir. İşte Abidin anlatıyor :
« 1930’larda, kimi gün öylesi Yahudi dilberleri ışıl ışıl tırmanıyordu ki yokuşu, dizlerimizin bağı çözülüyor, İlhan Berk’le olduğumuz yerde kalakalıyorduk bir süre.”
Abidin orada hemen pat diye şiirini patlatacaktır. Bundan daha erotik şiir ne o zamanlar ne daha sonraları yazıldı. Abidin’in o günlerini de bu şiirinde bulmak mümkün. Bu, aynı zamanda, Abidin’in şairliğinin de ispatıdır. Bu bir aşk şiiridir. Abidin’in şairliğini ölçmek için buyurun birlikte okuyalım :
“Toprağı öpen beygirlerin kuru dudaklarına acı!
Islat yağmur, gel yağmur;
Ağaçlar oğlansız avrada dönmüştü.
Ak yağmur, gel yağmur.
Yalvarırım.
Şehir ve toprak seni bekler;
Şehir sıcaklarına veda!
Kalçalarımızda gök gürlemişti.
Ve kara bulutlu gök, deniz dipleri
kadar dağlık, karanlık, derin,
balıksız bir âleme dönmüştü.
Islak bir kız okşadığımı hatırlıyorum.
Gece ve sel, şehrin üzerine yuvarlandı.
Çıplak kız lezzeti, kâinat
ve dudaklarım birbirine giriverdi;
hatırlıyorum bu böyle olmuştu.
Ta derinlerimize kadar ak yağmur!
Yalvarırım.
Nerde idik, kızın birdenbire
gülümseyen, hayran, sırılsıklam
yüzünü gördüm.
İri damlalar açık pencereden
içimize akıyordu.
Seni tâ derinlerimizden, uzak derinlerimizden
arzuladık, bizi ısrarla okşa yağmur.
Yağ yağmur, divane yağmur.
Serin yağmur, can yağmur!
Yalvarırım.”
(Bu şiir önce 30 Ağustos 1940 tarihli Yeni Yol dergisinde yayınlandı : Yıl: 1, Sayı: 1, Sayfa: 15 - 16. Sonra Yeditepe Öyküleri’nde : s. 45 – 46).
Abidin Sait Faik’in öykülerinin toplandığı Un Point Sur La Carte (Haritada Bir Nokta) için yazdığı “Sait” başlıklı önsözde, İlhan Berk’li, Sait Faik’li ve liman görüntülü o günleri anımsıyor ve « Sait Faik öyküleriyle başta anılmalı. » notunu düşüyor. Atölyenin sıkı ve hakiki « müşteri »lerinden Sait Faik, her zaman mütevazi, her zaman mevcuttur. Abidin’i atölyesinde “birkaç kez” görmeye giden Vedat Günyol, şu izlenimlerini aktarıyor:
“Seçkin sanatçılarla dolup taşan (atölyesinde. MŞG), ilk kez Sait Faik’le karşılaştım, onun da (henüz tanınmamış olduğu için) sadece, ikinci planda kalmayı yeğleyen, babacan bir insan olarak belleğimde özel bir yer aldığını anımsıyorum.”
Abidin’in atölye olarak kullandığı çatı katının kendine özgü bir havası vardı. Ve bu havayla Mart 1940’daki “Liman Sergisi”nin başarısı birleşince Abidin’in “müşterileri” çoğaldı. Atölye artık sadece resim konuşulan, resim yapılan bir mekandan fazla bir şeydi. Dönemin yazarlarının, şairlerinin, tiyatro oyuncularının, çevirmenlerinin, gazetecilerinin, öğretim üyelerinin birlikte sanat ürettikleri bir tür ve abidinik deyişiyle EKSANTRİK AMA YİNE DE YEREL FABRİKAYA dönüştü. SANAT VE DERGİLER ÜRETİM MERKEZİ. Birçok genç ve üniversite öğrencisi de katıldı kervana....
Atölye’yenin müdavimlerinden biri o sıralar Abidin’le yeni yeni arkadaşlık eden genç bir bayandır : Güzin Dikel : Daha sonra Güzin Dino ismini alacak olan Edebiyat Fakültesi’nin genç asistanı. Abidin’e kulak kabartırsak, “ürkek ve cana yakın”.
Türkiye’nin, Balkanlar’ın ve Ortadoğu’nun en ünlü “dinozuru” Mina Urgan’ı unutursak çok alınır : Onun için gelin onu da analım : Mina’nın o günlerde damdan dama atlama hastalığı tesbit edilmiş, Bakırköy’e gönderilmeli mi gönderilmemeli mi meselesi zaman zaman « yüksek yerlerde » tartışılıyor. Bir Dinozor’un Anıları’nda Mina Urgan bizzat şunları yazıyor : “Sadece tehlikeli değil, ölümcül denilebilecek oyunlardan hoşlanırdım.(…) Mart kedileri gibi damlarda gezinmek ayrıca keyif verirdi bana. Bu dam keyfim daha sonraları da sürdü. Üniversite öğrencisiyken, Abidin Dino’nun atölyesinin bulunduğu Kamondo Han’ın en üst katındaki taraçadan damlara tırmanırdım. Abidin, ‘Kendine gel Mina, hemen in aşağıya!’ diye bağırırdı."
İşte bu atölyede böyle “delilikler” yapılıyordu. Böyle “deliler” olursa elbette böyle “delilikler” de yapılır. Mina’nın yürekleri hoplatması sadece « damdan dama atlama hastalığından » değil. Bir güzellik ki sormayın ne olur! Mina olunca Cahit Irgat’ta oradadır. Cahit Irgat boş dolaşmaz. Çeket cebinde mutlaka bir yetmişbeşlik bulunur. Tıpası açılmıştır kesinlikle... Genç aktör hem dinler, hem demlenir. Hem de şairdir, iyi ve hoş tarafından meselenin.
Halet Çambel ve onun gizli aşığı Sait Faik de. Sait Faik abayı yakmış yakmasına ama abayı yaktığı Halet, o yaramaz ve bir kamyona atladı mı Çatalhöyük senin Çayönü benim Anadolu’nun altını üstüne getirecek olan deli kız Nail’e aşık. Nail ( Nam-ı diğer Nail V. Beşinci Nail değil ama!) Nail sakin adamdır, uysaldır. Sıkı komünisttir. Vilayet Yokuşu var ya tam orada bir yerde mütevazi bir kitapçı dükkanında şiir satar. Şiir yazar. Hapse düşer. Kalkar. Ama Halet bu, ailesini atlatır ve fırsatını bulur bulmaz, Abidin’le Arif’in işbirliği pardon tanıklığı altında ve Arif’in yerlere serili evinde nikah bile kıyar. Evet Halet’le Nail’in nikah şahitleri Dino kardeşlerdir. Bir bahaneyle Belediye Evlendirme Memuru eve kadar getirilir ve bu iş tatlıya bağlanır. Bunu anlatmak işi çok uzatacak. Oysa taksi gelmiş aşağıda bizi bekliyor. Haydi hep beraber Galata taraflarına gidiyoruz. Oradan bir adımda Cennet Bahçesi’ne. Çaylar demlenmiş. Tavşan kanı bunlar abla!
Artık sonrasını da Abidin anlatsın : « Birkaç kahveye dadanmıştık, üniversiteye yakın Beyazıt Camii’nin çınarları altında ya da Beyoğlu’nda Nisuaz’da, değilse oldukça çirkef Petrograd’da, bilemedin, mezesi, rakısı ucuz, ayakları lebiderya Boğaz meyhanelerinin birinde buluşuyorduk. Müthiş oburduk hepimiz! Bir de üstü açık taraca-kahvelerimiz vardı. Boğaz’a hakim, öylesine ki boşlukta asılı kuş kafesi sanırsın, Çamlıca, Üsküdar, Kızkulesi, Salacak, Sarayburnu, Ayasofya, Galata Köprüsü, Haliç’in ağzı hepsi ayak altında. »
Galata Mevsimi’nde günler böyle geçiyordu. Gecelerse vapurlarla. Kimi kez takaların peşine takılıp Karadeniz’e çıkanlar bile oluyordu. Ey Galata geceleri açıl ey !
Gündüz veya gece hiç farketmez, Asaf Hâlet Çelebi de düşer arada bir atölyeye. Koltuğunun altında hep o dikişleri sökülmüş, pinpirik, derisinin renğini seçmek için bio-kimya laboratuvarına sokmanız gereken çantasıyla. Ama saati gelince iki Çingene şiiri, bir iki tane de Japon şiiri patlatınca, evet evet o malum hayikular peş peşe vınlayınca duvarlarda, herkesin dili tutulur. Asaf Hâlet boşuna kütüphanecilik yapmıyor abiler. Saati gelince yine, o bilir saatini , “yusyuvarlak yuvarlanıyor tâ Karaköy börekçisine kadar”. Böreğe bayılır “Arap Çoçuğu”.
Cihat Burak mutlaka bir kediyle birliktedir.Miyav miyav miyavlayan. Arada bir iyi bir duvar bulunca da sırtını yavaştan duvara sürer. Galata Kulesi duvarını neden özel olarak seçtiğinin sırrı ise halen çözülmüş değil. Özel dedektifler araştırıyorlar. Bulunca biz de size iletiririz.. Söz! Kimi zaman da bakarsınız Cihat Burak bir duvar dibinde bir şeyleri kokluyor. Cihat Burak’tır bu ve bunun nedeni sual edilmez. Gerekirse resmine bakılır. Hepsi bu kadar. Üstü kalsın.
Vedat Günyol. Utanğaç. Efendi. Diğerleriyle neredeyse aynı yaşta ama daha genç görünümlü. Herkese eşit mesafede. Sabahattin Eyüboğlu’na biraz daha yakın.
Sabahattin Eyüboğlu, kimi Sabo der kısaca, o sıralarda Ankara’da “Bakanlıkta’dır”, Köy Enstitüleri ateşi sarmıştır onu, ama İstanbul’a yolu düşünce Kamondo Han’ın son katına tırmanır, Abidin’in “yeni işlerini” seyreder. Derlediği son Türkçe sözçükleri tesbih taneleri gibi sıralar ve aniden yok olur. Adalet Cimcoz’a gitmiştir yüzde yüz. Adalet o günlerde düblaj işleri nedeniyle çok meşguldür. Ama Sabo’ya ve Ahmet Hamdi’ye ayıracak zamanı hep bulur. Hele bu ikisinin Paris yolculukları öncesi ve sonrasında. Paris bir “pari”stir çünkü. Mehmet Ali bile bu işe çok şaşırır. “Ayol bunun anlaşılmayacak nesi var ?”
Bedri Rahmi Kardeş Mektupları yazmaktan, GSA’de ders vermekten, şiir yazmaktan, resim yapmaktan ve bilhassa Anadolu’yu ve Fransa’ları dolaşmaktan arta kalan zamanının bir kısmını burada geçirir. Arada bir şiir patlatır. Bizzat yazdığı. Kimi zaman “renk reis renk!” dediği bile rivayet olunur...
Unuttuklarımız var mı? Varsa bağışlasınlar. Mekanın çok “müşterisi” vardı çünkü. Ve lütfen emin olun kusur bizde değil, kusur Abidin’de : Sen gel İstanbul’un tam göbeğinde bekar odası kur, atölye aç. “Müşteri” o zaman her saatte çok. Bu işe belediye zabıta memurları bile karışamaz : Ama Güzin şikayet edebilir : “Ayol randevu veriyoruz. Atölyede baş başa görüşmek için gidiyoruz. O da ne! Bizden önce Melih’ler gelmiş bile. Baş başa kalmak mümkün değil. Atölye dolmuş.”
Haksız mı?
Şimdi yolunuz o taraflara düşerse siz yine de tırmanın çatı katına çat kapı ve buyurun. Abidin sizi kırk yıllık dost gibi karşlayacaktır.
MERAKLISI İÇİN NOT :
Daha çok bilgi için şu kaynaklara bakılabilir :
Melih Cevdet Anday : Akan Zaman Duran Zaman, Adam Yayınları, İstanbul, 1984.
Abidin Dino : Yedi Tepe Öyküleri, birkaç baskısı yapıldı, son baskısı için : Can yayınları, İstanbul, 2007.
M. Şehmus Güzel : Abidin Dino ile Söyleşiler, Yazılar : Hayat ve Sanat, Peri Yayınları, İstanbul, 2006.
M. Şehmus Güzel : Abidin Dino 1913-1993, 3 Cilt, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2008.
Mina Urgan : Bir Dinozorun Anıları, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1998.
Bu haber toplam 563 defa okundu.